Mısır'da İki Hafta...

Uçuş süresinin kısalığı ve saat farkının olmamasına rağmen farklı bir kıtaya, farklı kültürlere yolcuyum bu kez.. Başlangıç noktası belli de nerede mola verilir, nereden ne zaman dönülür bilinmez... Tatlı bir tedirginlikle heyecanlanıyor insan, merak ediyor..

Sevmiyorum zaten soğuğu, kışı.. Sıcak, kurak, geniş topraklara.. Hiç bilmediğim dillere.. Tanımadığımız evlere.. Rotamız Güney’e…

Uçak inişe geçtiğinde kum rengi, biraz tozlu, biraz bej.. Çatılar, yollar, pistin kenarı.. Çölün kumuyla ilk kucaklaşmamız.

Kahire ve insanlar beni hayal kırıklığına uğratmadı.. Kalabalık, korna sesli Kahire… Sağı solu ayakkabı ve giysi mağazaları ana caddenin. Kaldırımda, yolda insanların arasından güçlükle kendimizi içeri atıyoruz. “Cairo Golden Plaza Hostel” Bir handa bir kata yayılmış odaları. Tahrir Meydanına yakın. Az ileride pek çok kez karşımıza çıkacak GAD’da ilk yemeğimiz.

 

Sabah ilk durak Kahire Müzesi.. Yeni yapılan müzeye geçiş sürecinde. 120 000 eserden söz ediliyor.  Antik Mısır Medeniyetinden eserlerin büyük kısmı sergilenirken bir kısmı da sandıklarda.. Yurt dışında olanları da düşününce bir döneme damgasını vurmuş medeniyeti görmeye gelmekle çok iyi yapmışım. Ramses’ler, Tutankhamun bölümü, Mumya Müzesi çok popüler. Üç dört saat dolandık sanırım..

Kahire’de bir yerden bir yere ulaşmak trafik ve kalabalıktan dolayı epey vakit alıyor. Ortada sağlam araç yok. Dört bir yanı travma görmüş arabalar, zor açılan kapılar, kapanmayan bagajlar.. Geceleri açılmayan farlar !! Bir alem ortalık. Neyse ki İstanbul’da geçti gençliğimiz. Zor şartlarda karşıdan karşıya geçmeye alışkınız.. Khan Al-Khalili Bizde Kapalıçarşı.. Coptic Cairo Eski Kahire’nin bir parçası. Kiliselerin ve sinagogların olduğu bir bölge. Şimdilik etrafımızda satıcı dolanmıyor. Bildiğimiz, dilimize yerleşmiş olan birkaç kelime ve İngilizce ile anlaşıyoruz. Adım pek tanıdık geliyor onlara.. Dil ve din kardeşliği  şemsiyesi altındayız.!!

 

Erkeklerin ve kadınların çoğunun batılı gibi giyindiği, ince uzun bir örtüyle başlarını kapattığı ama gülen, belki fazlasıyla konuşan, gürültülü, korna sesli  Kahire’yi geride bırakırken kendi isteğimle tekrar bu şehre gelmeyeceğime emindim.

 

Nil’in üzerinden geçiyoruz Giza’ya giderken. Akşam oradayız sabah Piramitlere.. Yalnızca ince bir tuğla duvarları oluşturmuş bir apartman, dayanmaya korkarım duvara.. On üçüncü katta, ayrı bir asansörle çıkılan ki otelin müdürü bu durumu vurguluyor ve çok kullanan yerli turistlere, asansörü bozacakları düşüncesiyle, içten içe kızıyor. Teras olduğu gibi Giza Piramitlerine bakıyor. Gün de batarken burası pek hoş. Ezan sesleri arka arkaya tüm mescit ve camilerden gökyüzüne karışıyor. Yusuf on iki yaşında, babası Amr güler yüzlü, hep yanımızdalar.

MÖ 2350’de yapılmış Basamaklı Piramit Saqqara’ya microbus ve sonra tuktuk’la gidiyoruz. Yanında da Necropol var. Oldukça etkileyici ve doğal buluyorum. Kalabalık da değil.

“Deveye biner misin”, “binmesen de sever misin” hatta “bahşiş verir misin” türünden yaklaşımlarla turist olduğumuzu bir kez daha hatırlatıyorlar.. Fotoğraf, biraz sağdan biraz soldan baktıktan sonra çıkışa geliyoruz.

 

Giza Piramitleri çok kalabalık. Yerli turist piknik yapıyor UNESCO Dünya Mirası MÖ 2560 da yapılan Keops Piramitinin kıyısında!! Firavunlar tarafından yapılan Piramitlerin düzeni, taşların cesameti görülmeye değer. İçine girmeye cesaret edemiyorum zira eğilmem gerekir ki hiç bana uygun değil bu durum.. Tomblar, atlı arabalar, develer, havaya uçuşan tozlar, güneş.. Uzaktan bakınca görünenler. Şehre doğru yürüyünce Sfenks’in yanından geçiyor ve tekrar dönerek karşısından giriyoruz. Görkemli ve etkileyici burada her taş.. Şehrin ara sokaklarından geçerek kaldığımız yere ulaşmaya çalışıyoruz. Bakımsız, dökülüyor her yer.. Birkaç muz, fırından da grisini alıyoruz. İlgiyle sorduğum halkalardan almış kadının biri gülümseyerek bize hediye ediyor. Sıcak kanlı insanlar, fazla sıcak bazen..

 

Okulların tatil dönemi olduğundan Luksor için trende aynı güne bilet yok. İki gün sonraki gece trenine bilet alıyoruz. Burası yeter olduğuna göre üç saat ötedeki Akdeniz kenti kadim İskenderiye’ye yolculuk..

Yollar oldukça iyi. Yer çizgilerini ortalayarak sürüş geliştirmiş şoförler, biz de buna uyuyoruz. Sakin bir yolculuk sonrası, güneşli ve evet bir sahil kentine geldik. Gözümü kapasam da hissederim bunu, koku değişti..

Tenteyi yalayarak üzerime gelen güneş ışınlarıyla gevşiyor ve sade kahvemi yudumluyorum. Deniz de karşımda.. Makedonyalı İskender tarafından MÖ 332 yılında kurulmuş bu şehir. Sağda koyun ucunda Yanmış/yakılmış İskenderiye Kütüphanesi yerine yapılan yeni Kütüphane, solda yerinde olmayan, kayalarından Kayıtbay Kalesi yapılmış  İskenderiye Feneri.. Küçük de olsa birkaç meydan, Palmiye, begonvil var. Stanley Bridge yeni yapım bir köprü, Mozaik Müzesi kapalı, El Morsi Abbas Camii.. Greko-Roma Müzesi..Sahil Kordon boyu misali.. Modern binalar, gezinen, taşların üzerine oturmuş denizi seyreden insanlarla dolu. Mısır, çekirdek, kuruyemiş satanlar. Kahve, Çaycılar.. Kaleye doğru gidince karşımıza Yacht Club çıktı. Üye olmadan girilemezmiş. Konuşmaları duyan bir kadın, adı Emal, kendisini tanıttı ve resepsiyona onun misafiri olarak girebileceğimizi söyledi. Ailesi İstanbul’da yaşamış, halen gayrimenkulleri olan, Türkiye’ye giden gelen hoş bir hanım.

 

İskenderiye Kütüphanesi 12:00 de açılıyor. Merak ediyorum. Oldukça modern, büyük, etkileyici. Giriş katı sanat/sergi salonu olarak düzenlenmiş. MÖ 3.yy da Ptolemaios hanedanı tarafından kurulan bu kütüphane 150 bin cilt el yazması eserin toplandığını bir yermiş. Hikayesi çok, altı ay boyunca yandığı, yakıldığı yazılı bazı kaynaklarda. Yeni kütüphane 1995-2002 yılları arasında inşa edilmiş. Rafları sekiz milyon kitabı alacak büyüklükteymiş.

 

ATM lerden para çekmek mümkün Mısır’da, Kredi Kartı da büyük otellerde geçerli. Unutulmaması gereken Cuma günlerinin tatil olduğu. Cuma-Cumartesi haftalık tatil. Yemekler, lezzetler tanıdık. İsimler de öyle. Türkleri sever bir halleri var.

 

Sabah trene gitmeden önce Pompei Sütunu’nu, Sfenks ve çevresindeki Roma kalıntılarını ve Hadrianus zamanında inşa edilen Roma Catacombları (yer altı taş mezarlar) görmek üzere hızlıca hareket ettik.

Tren, yolun yakınından geçiyor. Koltukları ırahat ve geniş. Kimi zaman Nil’den biraz uzaklaşıyor. Çöl oluyor sol taraf, sağda palmiyeler, meyve ağaçları, ekili alanlar. Tüm yerleşim, bahçeler Mısır’da Nil çevresinde. 3-4 km. uzaklaşırsanız Nil’den, kuru toprak yanınızda. Üç saat Kahire. Luksor için biraz bekleyeceğiz Ramses İstasyonunda. Yemek, kahve, sudoku ve televizyonda bir futbol maçı eşliğinde zaman akıyor. Beklediğimden az gürültü, insanlar yardımcı olmaya, bizimle sohbet etmeye çalışıyor. Kompartıman dolu. Daha önce trenlerin soğuk olduğunu okuduğumuzdan birkaç kat giyinmiştim. Yine de gecenin ilerleyen saatlerinde bir uyku tulumu istiyor insan.!

 

Evet Kahire’deki iş hayatı, şehir temposundan sonra biraz sakin,, turistik bir şehirdeyiz. West Bank denilen bölgede, Nil’in batı yakasında kalacağız. Şehrin içerisindeki Luksor Tapınağı’nın yanından geçip motor iskelesine iniyoruz. İskeleden bilet alıp motora binince kaptan beni yanlış yere oturduğum için uyardı ! Çantamı alıp kadınlar bölümüne geçtim. Bir kısmı siyah çarşaflı, kimisi peçeli, gençleri genellikle yalnızca başlarını bağlamışlar. Genç kadınlar, İngilizce konuşmak istiyorlar. Gülümsüyoruz birbirimize birkaç laf ediyoruz. Zaten on dakika sürmüyor karşı kıyı. İniyorsun pazarlık, Felluca pazarlık, yemek yemek istiyorum diyorsun, ben götüreyim sizi lokantaya diyorlar.. Hizmetlerinde sınır yok, yok.. Yapış yapış her taraf !  Antik Mısır Medeniyeti ve Nil Mısır’da görmek, gezmek istediğim yerlerdi. Ancak sanıyorum halkının büyük bir kısmı için aynı düşüncelerde değilim. Çok yoruyorlar insanı.. Kaldığımız üç katlı otelin çatı terası pek keyifli, gün sağımızdan batıyor. Karşıda Nil Cruise Gemileri, Fellucalar, ufak tekneler.. Büyük turist grupları genellikle Gemilerde ya da büyük zincir otellerde kalıyorlar, pek yoklar ortalıkta. Ancak sabah Karnak Tapınağı’na (Amon Tapınağı)  gidince ne çok ziyaretçinin olduğu anlaşılıyor. İki bin yıldan uzun sürmüş bu Tapınaklar Kompleksi.

 

Her firavun kendinden önceki firavunun yaptığı eklemelerden çok fazlasını yaptığı için büyük ve görkemli bir tapınak halini almış. Karnak Tapınağı hem Mısır tarihi hem de mitolojisi hakkında önemli bilgiler vermekte.

 

Günün programı Krallar Vadisi. 18. Ve 20.hanedanlık döneminde krallar, firavunlar ve dönemin önde gelenleri için inşa edilmiş mezarları içeren bir vadi burası. Anlaştığımız bir tuktuk bizi otelden alıp önce III. Ramses’in mezarının olduğu Medinet Habu’ya sonra da Tombs of the Nobles olarak adlandırılan, en az ziyaret edilen, Graeco-Roma dönemine kadar soylulara ait mezarlara götürdü. Tombs of Ramose, Tombs of Sennofer aklımda kalan. Duvarlarda renkli resimler çok iyi korunmuş. Kapıda Tombs’un kapısını açıp sizi içeri alan  görevliler bir bahşiş karşılığında fotoğraf çekmenize izin verebiliyorlar. Buna asla alet olmadım tüm seyahat boyunca..

 

Hatşepsut Tapınağı (Kadın Firavun Tapınağı) Antik Mısır’ın altın çağında hüküm sürmüş 18. Hanedanı Kadın Firavun Hatşepsut adına yapılmış. Djeser-Djeseru olarak da bilinen Hatşepsut Tapınağı, Krallar Vadisi yakınındaki Nil'in batı yakasındaki Deir el-Bahari'deki kayalıkların altında yer alıyor.

Krallar Vadisinde de, Karnak’ta tanıştığımız bir arkeoloğun önerisiyle üç Tomba (3,8,11 numaraları) giriyoruz. Altmış dört Tomb varmış.. Duvarlar, tavanda renkli resimler, öyküler, muhteşem.. Renkler, yazılar.

Gün batarken Krallar Vadisinin son ziyaretçileri olarak çıkarken Antik Mısır Medeniyetini çok etkileyici bulduğumu söylemeliyim.

Otele gitmeden evine uğramak istiyor genç tuktukçu. Kırmıyoruz. Fakir, perişan bir ev. İki çocuk, bakımsız, gülmeyi bilmeyen çocuklar.. 4-5 keçisi var bir de yavru, minicik. Sefillik, bilgisizlik..

“Coğrafya Kaderindir” işte o kadar..

 

Sabah 11 treni Aswan’a doğru yol alırken yine Nil tarafı çok yeşil. Sık Palmiye ve Muz ağaçları, bakla, şeker kamışı ve sebze ekili topraklar. Arada begonviller. Garda inince neden bilmiyorum sevimli geldi Aswan. Kısa bir yürüyüşle Elephantine Adası motor iskelesine geldik. İskelenin hemen çıkışında Wifi bağlantısı olan bir cafe-bar var. Oradan on dakika yürüyünce renkli boyanmış bir Nubyan evine geliyoruz. Güney Mısır ve kuzey Sudan bölgesinde Nil vadisi boyunca uzanan MÖ yedi bine dayanan tarihi bir bölge ve yerleşim yeri olan Nubiya'da yaşayan Nil-Sahra dilleri konuşan yerli bir etnik grup Nubyanlar. Biraz daha koyu renkli tenleri. Ev rahat, geniş. Bamya ve pilav bulduğum bir lokantanın varlığı da neşelendiriyor beni.

 

Bir taksi ile anlaşıp Philae Tapınağını görmeye gidiyoruz. Turistik yerler malum kalabalık. Adaya motorla geçiliyor. Aswan Barajının yapımı sırasında UNESCO’nun kurtarma projesi kapsamında bu tapınak sulu bir ortamdan Agilika Adasına transfer edilmiş. Bu sayede de bir dünya mirasını ziyaret edebiliyoruz.

 

Çok da sıcak bir gün. Motorda bir esinti geliyor neyse ki. Nubyan bir genç, bizi evine davet ediyor. Meraklıyız biz de, kısa bir turla karaya çıkıyoruz. Boyalı evlerden birinde babası, annesi ve iki kız kardeşi bizi karşılıyor. El işi çanta, boncuk satmak istiyorlar. Renkli bir bilezik alıyorum. Çay içip biraz laflayınca zaman akıp gidiyor. Aswan’a merkeze geldiğimizde kalan zamanı Nubyan Müzesinde değerlendiriyoruz.

Gün batımında kaldığımız adanın arkasında Botanical Garden yemyeşil. Tekneyle etrafından bakıyoruz. Nil’in batı kıyısı ise kuru çöl. Agha Khan Tomb ve Saint Simeon Manastırı yer alıyor. Gün batımında tepede olmaya çalışıyor turistler. Develeriyle bekleyenler. Biz Tomb’a değil sağ tarafa yürüyoruz, yerleşime doğru. Küçük bir köy. Renkli evleriyle ıssızlığı ile hoşuma gidiyor. Akşam ezanı her camiden ayrı ayrı yükseliyor.. Gökyüzü pembe kızıl olmaya başladı.

 

Son gün  Elephantine Adasından karaya geçip bir otele yerleşmemiz iyi oldu. Otobüsün ön koltuklarında yerimizi aldık. Sudan’a, Abu Simbel’den Wadi Halfa’ya yolculuk var… Saat 03:00

 

Zeynep Erim

08.02.2020

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

TOP