Bu geniş coğrafyada göçebe ya da yarı-göçebe olarak yaşayan eski kabilelerden Berberiler bugünkü Mısır, Libya, Tunus, Cezayir ve Fas'ı içine alan Kuzey Afrika'nın bilinen en eski yerli halkı. Berberiler, Kuzey Afrika'ya egemen olan Fenike, Kartaca, Roma, İslam ve Osmanlı kültürlerinden farklı biçimlerde etkilenmişler. Kültürlerini ve kimliklerini devam ettirmeye çalışan azınlık bir grup.
Kendi alfabeleri var. Dillerini kullanmıyorlar, yasak. Asimile olmuşlar, standart.
Uzun bir tarih birkaç cümle ile özetlendi. Tarih için okuyacak çok kaynak var. Ara ara merak eder okuruz.
Ülke düz, pek yükselti yok. Özellikle geniş alanda giderken ufuk çizgilerinin kilometrelerce ötede olduğunu anlıyorum. Akdeniz’de uzunca bir sahili, güneyde Sahra Çölü, vahalar ve tuzlalar. Yol boyu aralıklı ve düzgünce dikilmiş zeytin ağaçları, tarım arazilerinin %30 u. Dünyada zeytinyağında ilk on içinde Tunus.
Hurma palmiyeleri, tepesinde güneş, altında serinlik olduğundan patates, soğan için ideal alanlarmış. Tunus mutfağı bizim damak tadımıza uygun. Baş yemekleri kuskus daha önce deve etiyle yenirmiş, şimdi tavuk. Salyangoz yeniyor bu ülkede bizden uzak. İçerisine yumurta ve ton balığı koyularak kızartılan üçgen şeklindeki brik yani börek, tajin, rezene, nane çayı her yerde karşımıza geliyor. Hurma Fenike parmağı, nar Fenike elması demekmiş onların dillerinde.
Yoksulluk saklı değil, otellerde, sokaklarda her yerde görülebiliyor. Tunus dinarı 12-13 TL ya da euroyu 3.40 dan bozuyorlar diyelim, daha doğru.
Kadınların eğitimine önem veriliyor. Başları açık kadın da var kapalı da. Çalışma hayatında etkinler. Başlık parası devam ediyor. Evlilikler de geç yaşta, malum para koymak gerek kenara.
Sinema, sanatsal etkinlikler, edebiyat pek yok kültüründe bu ülkenin.
Küçük bakkallar, açıkta et satan kasaplar, sebzeler meyveler için Pazar yerleri var.
Alkol almak için marketin ayrı bir bölümüne giriyorsun. Pastis Fransız rakısı, Thibarin hurma likörü ve bira en çok tüketilenler.
Şehirlerin medine denilen dar sokaklardan, dükkanlardan oluşan tarihi bölgeleri var. İnsanların ve turistlerin dip dibe yürüdüğü yerler. Fas’da, Mısır’da da var olan yerler. Kimi zaman baharatlar, kimi zaman kuyum dükkanları, mutfak eşyaları, giysiler, her ürünle burun buruna gelirsin.
Tunus’un başkenti Tunis’teki medine de MS 698 yılında Zeytune Cami'nin orijinal merkezi etrafında kurulmuş. 1979 yılında UNESCO tarafından “Dünya Miras Alanı” olarak belirlenen medinede Zeytune Cami’ye giriyoruz. Kadın ve erkeğin aynı kapılardan girmesinin yasak olduğunu, erkeklerin “hop hooop yallah” dediklerini düşündüğüm nidalarından anlıyor ve yandaki kapıya yöneliyorum. MS 864 e tarihlenen camii, büyük bir alanı kaplıyor, dokuz girişli, şehrin en eski camisi. Cami, İslam tarihinin ilk ve en büyük üniversitelerinden birine ev sahipliği yapmış. Pek çok İslam aliminin diploması, bin yılı aşkın bir süredir Zeytune'den.
Fotoğraflar, arada keyifli kahve molaları, öğlen sahilde güzel bir balık, sohbetler, geziniyoruz. Rehberimizin enerjisi ve nüktedan anlatımıyla keyifler yerinde.
İlk günün ve gezinin bombalarından Bardo Müzesi, onlarca salona yayılan irili ufaklı yüzlerce muhteşem mozaiğiyle "Dünyanın en büyük mozaik müzesi". Müzede bulunan mozaiklerin neredeyse tamamı, efsanevi komutan Hannibal'in kenti olarak bilinen Kartaca'dan çıkarılmış.
İçinde sergilenen mozaikler kadar ilginç olan Bardo Müzesi binası, Tunus'ta 1574 yılında başlayıp, 18. yüzyıl başlarına kadar süren Osmanlı İmparatorluğu hakimiyetinin ardından yönetime gelen Hüseyinoğulları Hanedanı'na ait bir saray.
Orijinali 13. yüzyıla tarihlenen saray, 18. yüzyılda Arap-İslam tarzıyla yenilenmiş. Sarayın devasa salonları, süslemeli odaları ve kubbeli galerileri oldukça etkileyici. Ayrıca her biri incelikle süslenmiş rengarenk tavanları da saraya sanatsal değer katıyor. Müze, mozaikleri ile ünlü ise de farklı dönemlerden eserleri de barındırıyor. Restorasyon nedeniyle kapalı olan bölümleri göremedik. Sağımızın solumuzun, her yerin şahane mozaiklerle bezeli olduğu müze için bile bu ülkeye gelmeye değer.
Müslümanlar için Mekke, Medine ve Kudüs’ten sonra dördüncü kutsal şehir Kayrevan’a, güneye doğru yolumuz. Çeyrek hacı olmak diyor buna rehberimiz. 7.yy’da İslam topraklarına katılan Kayrevan’ın nüfusu 150 bin. Kalçanı, başını örterek giriyorsun camiye.
UNESCO Dünya Miras Listesinde yerini alan Ulu Cami, bir diğer adıyla Ukbe Cami, 670 yılında Ukbe bin Nafi tarafından inşa edilmiş. 9000 metrekareden fazlan alanı işgal eden yapının minaresi kare şeklinde. Mağrib ülkelerinde yapılan çoğu cami Ulu Camiyi örnek almış. Cami dışında eski bir Ouled Farhane mezarlığı…
Sidi Sahib Türbesi ziyaretimizde kirvelik de nasip oldu bizim gruba. Bir köşede beyaz önlüğünü giyerek yere çökmüş sünnetçi, babasının ve bir başka erkeğin zaptıyla 6-7 yaşlarında çocuk için iş başındaydı. O mekanda olunca sünnet daha makbul herhalde. Hijyen şartlarına hiç girmiyorum, Allaha emanet ! Oldu da bitti maşallah babasının kucağında sesi de kesilmiş olarak avluda buluşuyoruz.
Sokaklar, alçak tavanlı geçitler, ahşap renkli kapılar, küçük terzi dükkanları, berberler, kilimler asılı. Kapılar, hepsi olmasa da, Tunus’a özgü üç tokmaklı. Alttaki çocuk için, üst kadın-erkek. Aralarında dolaşıyor, çevresi taş oymasıyla süslenmiş renkli kapıların önünde yeniden hatırlamak için görsel anılar biriktiriyoruz ya da gerçekliğin turistleri oluyoruz. “Fotoğraf ölümlülerin envanteridir” diyor Susan Sontag, bu cümle geçiyor aklımdan.
Kayrevan medinesinin biraz kuzeyinde, kente su sağlamak için 9.yy’da inşa edilen Ağlebî Havuzları’ndan iki tanesi halen hayatta. Alandaki turist ofis binasının üst katına çıkarak rahatlıkla geniş bir açıyla görebiliyoruz.
Öğlen yemeği için geldiğimiz Kasbah Hotel, bölgenin eli yüzü düzgün otellerinden. Butik bir hali var, hoş. Tipik yapısı ve büyükçe masmavi havuzuyla hoşumuza gidiyor. Fuşya ve oranj renkli begonviller sarmaş dolaş bahçede.
Kayrevan’dan Akdeniz kıyısındaki Monastır 1 saat 15 dakika. Gökyüzü de masmavi bugün. Geleneksel bir balıkçı şehri olan Monastır artık bir turizm merkezi haline gelmiş. Kale denize yukarıdan bakıyor. Sahil yol kenarında palmiyeler, kumsal ve denize giren az da olsa bir grup insan.
Habib Burgiba Mozolesi, Burgiba hayattayken, 1963 yılında, modern Arap-Müslüman tarzında inşa edilmiş. Geniş bir alandan bakıldığında iki uzun minare, ikisi yeşil ortadaki altın üç kubbeli bir yapı. İçerisinde özel eşyaları, çalışma odası sergileniyor. Ayrıca ailesinden de yakınları bu türbede. Tik ağacından yapılmış olan ana giriş kapısının üzerinde, "en büyük savaşçı, modern Tunus'un kurucusu, kadınların kurtarıcısı" yazıyormuş Arapça. Bir minnet simgesi.
Boykot kararımı, Tunus’un AVM sini Sousse’da ziyaret ederek bozuyorum. Girmesi çıkması on beş dakika. Exchange ofisi de AVM içine koymuşlar, satış politikası gereği sanırım.
Üçüncü gün;
Havanın yağmurlu olması El Jem Amfitiyatrosu’nu doyasıya gezmemi engellemiyor, otobüs beni dört gözle bekliyor ama tam zamanında dönüyorum…
Dünyadaki en iyi korunmuş Roma kalıntılarından biri. Roma İmparatorluğu'ndaki diğer amfitiyatrolar gibi, seyir oyunları için MS 2.yy sonları ya da 3.yy başlarında inşa edilmiş.
Düz bir zeminde, kırmızı blok kireç taşlarından inşa edilen amfitiyatro, kasabanın gücünü ve refahını simgeliyormuş.
149 metre uzunluğunda, 124 metre genişliğinde ve 36 metre yüksekliğinde, üç katlı yapıda tahmini kapasite 35.000. Katlar arasında merdivenler var. Son derece iyi korunmuş olan El Jem Amfitiyatrosu, UNESCO tarafından 1979 yılında Dünya Mirası olarak tescillenmiş. Dış çevresi yaklaşık 427 metre olan yapı, Roma’daki Kolezyum’dan 100 metre daha kısa olmasına rağmen mimarisiyle dikkat çekiyor. 1904 yılında arkeologlar tarafından keşfedilen 65 metre uzunluğundaki bodrumunda ise gladyatörler ve vahşi hayvanlar için tasarlanmış hücreler bulunuyor.
Artık Sahra Çölü kapısına doğru uzun yollar yapacağız. Güneye doğru inerken zeytin ağaçları ve yeşille vedalaşmaya başlıyor, kimi zaman tuzlaların yanından geçiyoruz. Endüstriyel tuz elde ediliyormuş bu bölgeden. Yemelik tuz kuzeyde. Otobüsle yol alırken yol kenarlarında deve çıkabilir işaretlemeleri görsek de çölde turistik deve ve seyirlik çöl tilkisi dışında egzotik hayvan türüne rastlamıyoruz.
Tunus'un güney kesiminde, bir “yeraltı köyü” olan Cebel Dahar’da bulunan Matmâta’da 1800 nüfuslu bir Berberi kasabasındayız. 11. yüzyılda savaşlardan kaçan kişiler tarafından yeraltında kurulmuş bu şehir. Evler, basit birkaç el aletiyle kazılacak kadar yumuşak, yüzlerce yıl bozulmadan ayakta kalabilecek kadar dayanıklı olan ve aynı zamanda yazları aşırı sıcaktan, kışları da soğuktan koruyan bir toprak özelliğine sahip. Yere bir çukur açılıyor, ardından çevresine ailenin ihtiyacı kadar odalar oyuluyor. Evlerin kapısında gördüğümüz balık resimleri de bereket için.
Tarih boyunca her coğrafyada aynı. Kötüler istilaya gelir, yerli insan kendini korumak, sığınmak, yaşamını sürdürebilmek için çareler arar. Berberi'ler 1960'lı yıllara kadar yaşamış bu evlerde. Berberi iki kadın bize nane çayı ikram ediyor. Mutfak yapmışlar bir oyuğu,
Matmata Köyü, turistik açıdan da büyük bir öneme sahip. Burada var olan yeraltı evleri film yapımcılarının büyük ilgi odağı. Star Wars gibi ünlü filmler için adeta bir set oluşturması, köyü, turistler arasında popüler hale getirmiş. Star Wars karakterlerinin isimleri, çizimleri, metalden füze gibi bir şeyler ortalıkta.
Bu akşam konaklayacağımız yer Douz. Zamanında şık bir tesismiş anlaşılan. Turizmin gerilemesiyle bakımsız odalar, boş beton kocaman havuzlar. Ben üzülüyorum bunları görünce. Bir dönem neşe dolu, keyif alınan yerlermiş. Ziyarete gelen için de işletme sahibi için de hüzün veren bir durum. Gün batımı için kısa bir çöl macerası. Sakin sakin bir atlı arabaya binmek tercihim benim. Biraz çöle doğru açılıyor, fotoğraf çekiyor ve tam gün batarken geri dönüyoruz. İncecik bir kum, bastıkça batıyor insan
Sahra'nın kuzey ucunda Atlas Dağları'nın güneyinde bir dizi tuz gölü var. Sabah gün doğumunu izlemeye bunlardan birine, Chott el Djerid’e gideceğiz. Uyandırma 03.00’e yazılmış. Kalın tuzlar çıtırdayarak eziliyor ayaklarımızın altında. Sonsuzluk, boşluk hissi. Biraz ufka doğru yürüyerek güneşin yükselmesini bekliyorum. Yoldan çok nadir geçen araçların sesi var yalnızca ve epey serin.
Yol üzerindeki Tozeur’a palmiye ağaçlarının başkenti deniyormuş. Küçük bir vaha kenti, az nüfuslu. Sokak aralarını gezerken evlerin mimarisiyle ilgili bilgi alıyoruz. Bej renginde sıkıştırılmış tuğlalarla motiflerin işlendiği tipik bir mimarisi var. Yurda dönüş sonrası okuma yaparken 2013 yılından bu yana Beyoğlu Belediyesi ile Tozeur arasında “kardeş kent” ilişkisi sürdüğünü öğreniyorum. Nedir bu kardeşlik, bilmem. Ufak da olsa bir Pazar ziyareti de yapıyoruz. Bazı anlarda karın doyurmak için iki muz alabileceğiniz bir alanın çıkması kurtarıcı oluyor. Soy kabuğunu, ye. Çok sayıda dükkanda hurma satılıyor. En son havalimanından alıyorum az bir miktar hurma.
Otobüsten dört çeker ciplere geçiyoruz. Bir çöl safarisi ama düzlük çok, artık olduğu kadar, becerisini gösteriyor şoförler. Bir vahada yükseltiye yakın yerde duruyoruz. Birkaç yüz metre yürüyor ve vahadaki şelalenin yanına kadar iniyoruz. Sonrası çok uzun Hammamet’e kadar, epey kilometre.
Seyahat anılarımı yazdığım kitap için “oraya gittik, buraya gidiyoruz yazmış” demiş bir okur. Öyle ama doğru, oradan oraya gidiyoruz, anları yaşıyor anıları biriktiriyoruz…
Kartaca MÖ 814 yılında, Tunus yarımadasında kurulmuş olan bir Fenike kolonisi. Fenike dilinde (Kart Hadaşt) "Yeni Kent" anlamına geliyormuş. Kartaca kenti, kuzey - güney doğrultusunda uzanan bir burun ve körfez üzerine kurulmuş. Kentin bu konumu da deniz ticareti için çok uygun bir liman sağlamış ve Kartaca'yı Akdeniz ticaretinde etkin duruma getirmiş. Kartaca, Helenistik dönemin en büyük kentiymiş. Pön Limanları, Antoninus Hamamları ve El Jem Amfitiyatrosu o dönemden kalan en görkemli eserler. Önce Liman, ardından yukarı nekropolün yanından hamama yukarıdan bakıyoruz.
Hava da güzel; İstanbul’da olan depremle sarsılıyoruz.
Gelen iyi haberlerle kendimizi toplamış, mavi kapı ve pencere, beyaz duvarlı evleri ile karakteristik Sidi Bu Said’in Arnavut kaldırımlı sokaklarında sağa sola bakınıyoruz. Aşağıda bir liman, çevremizde restoran ve kafeler, sanat galerileri, eli yüzü düzgün birkaç dükkan var. Tunus’un gördüğümüz diğer şehirlerinden farklı, Akdeniz’de bir ada sanki, Santorini belki.
Bu mavi renk yalnızca hoş bir görüntü için mi? Şöyle bir şey okuyorum; Akrep mavi rengini ateş rengi olarak algılıyor ve yansıması mavi olan hiçbir bölgeye yaklaşmıyor. Evlerin kapılarını ve pencerelerini bu sebeple maviye boyuyor Kuzey Afrikalılar.
Rehberimizin önerisi olan tarihi ev, Dar El Annabi’e giriş 5 dinar. Balmumundan, geleneksel kıyafetlerle heykeller, minderler, kilimler, seramiklerin güzelliği, avlusu, kitaplığı olan çalışma odası.
Merdivenle çıkılan çatıdan şahane bir Akdeniz manzarasıyla veda…
Zeynep Erim
Nisan 2025
Görmek, öğrenmek ve yaşamak için gezgin olmak bu denesi bir paylaşım. Çok tadında ve gerçekçi bir yazım. Resimler de çok güzel seçilmiş. Tşkkrlr
Çok teşekkür ederim güzel yorumunuz için.